Bir demdi gelip geçti her dem gibi o dem de
Bir yüzdü unutuldu unutulmaya mahkum olan her yüz gibi
Yalnız anılar kaldı diyerek sarıldığım bahaneye
Sarılmak imkanı yok artık bırak aldanmayı
Zira unutuluyormuş bir ekmeği bölüşmek
Bir çorbaya kaşık sallamak bile
Ses mesela ne ola ki kala kulaklarımda ebediyyen
Lezzetli bir elma değil ki hayat
Yarısını ısırınca yarısı kala kara toprağa
Ve yeşerip de göğe değe yeni bir ağaç dalı
Olmaz ki öyle yalan
Delse ne olur Allah muhafaza
Delinse yüzlerimizdeki yapmacıklık maskesi gibi
Tepemizden bizi sarıp da sarmalayan ozonumuz
Anlar en basitinden en yakınından Ay bile hilekârlığımızı
Bir sokakta yürümek değilmiş meğerse dostluk
Çekilince yukarıdan hiç ulaşılamayacakmış gibi sanılan
Yukarıdan
Sokak lambasından ışık
Artık kalmaz ardımızda ya da önümüzde gölgelerimiz
Dışarısı soğuktur dondurur gölgeleri
Hele sokak çok soğuktur
Kaldırmak gayr-ı kabil ise bu yükü
Donmamaya yoksa çaren ne diye çıktın sokağa
Dost dedin de noldu
Baksana az ardında donan değil mi ondan arta kalan
Eğildiğini mi sandın önünde şemsin
Girdiğini mi sandın göz bebeklerine afitabın
Sen ne diye alayla yaklaştın Tanrı’ya
Sen ne diye davet ettin er meydanına onu
Evet sana soruyorum Tanrı ile neydi bu alıp veremediğin
Sulh etseydin ya vardıysa ufak da olsa bir imkan
Var mıydı ki uhdende “ilah mahvedecek bir uzuv”?
Yoktu işte yoktu, tam bir yoklukla yoktu
Aklın sandın olmadı, mat etti seni
Gönlün sandın olmadı, başkasındaydı gönlü
Ne diyeydi o zaman bu pervasızlık
Ne diyeydi bu çatışma
Ne diyeydi o
Ne diyeydin sen?
3 Ocak 2020 Cuma
30 Aralık 2019 Pazartesi
Riyadan da rüyadan da geçtim artık
Sigaramın son nefesiydi boğazıma kaçtı
Değildi haram lokma
Ama oturdu ciğerime öylece
Palamutlar döküldü bir bir yerlere
Üreciğime oturdu, sahibi bile olmadığım üreciğime
Kurtlar resitaline devam ediyor ziyaret tepesinde
Orası ki yattığım yerdir benim
Olsa da cesedim sırtımda, ben orada yatıyorum
Dedem orada, dedemin dedesi dahi orada
Ben zangırdayan dişlerim, titreyen gövdemle değilim zannettiğin yerde
Ben orada öylece yatıyorum soğuğu hissetmeden toprağın bağrında
Kış gelmedi hiç, yazdan haber yok
Sıcak bir sahil varsa eğer ben de arzuluyorsam onu
Açmalıyım dedemin mezarını
Girmeliyim nasıl çıktıysam o şekilde koynuna
Isınmak için değil haşa
Ben girmeliyim koynuna dedemin saadet umarcasına
Üstümüzde meşe palamutları düşmeli kabrimize
Bir ezan yankısıyla varmalıyım kuşaklara
Zira onlardı okuyan kulağına, kulağıma okuyanın
Ben de okumalıyım kulağına sonramda olanın
Mahvetmeliyim karşımda dikilen hercai kendimi
Hasretle vurmalıyım prangasına köleliğin
Hissetmek için bunu, gerekmiyor ki ola tenim siyah kara kavruk
Onun için çekiyorum son dumanını sigaramın
Onun için bayılasım geliyor bunca sahtelikten riyadan
Sanıyor musun ki bunların hepsi farklı, kısa bir rüyadan?
Ne rüyadan ne de riyadan maksadım hasıl oldu
Geçtim artık ikisinden de
Geriye ne mi kaldı?
Şimdilik bir hiç...
Değildi haram lokma
Ama oturdu ciğerime öylece
Palamutlar döküldü bir bir yerlere
Üreciğime oturdu, sahibi bile olmadığım üreciğime
Kurtlar resitaline devam ediyor ziyaret tepesinde
Orası ki yattığım yerdir benim
Olsa da cesedim sırtımda, ben orada yatıyorum
Dedem orada, dedemin dedesi dahi orada
Ben zangırdayan dişlerim, titreyen gövdemle değilim zannettiğin yerde
Ben orada öylece yatıyorum soğuğu hissetmeden toprağın bağrında
Kış gelmedi hiç, yazdan haber yok
Sıcak bir sahil varsa eğer ben de arzuluyorsam onu
Açmalıyım dedemin mezarını
Girmeliyim nasıl çıktıysam o şekilde koynuna
Isınmak için değil haşa
Ben girmeliyim koynuna dedemin saadet umarcasına
Üstümüzde meşe palamutları düşmeli kabrimize
Bir ezan yankısıyla varmalıyım kuşaklara
Zira onlardı okuyan kulağına, kulağıma okuyanın
Ben de okumalıyım kulağına sonramda olanın
Mahvetmeliyim karşımda dikilen hercai kendimi
Hasretle vurmalıyım prangasına köleliğin
Hissetmek için bunu, gerekmiyor ki ola tenim siyah kara kavruk
Onun için çekiyorum son dumanını sigaramın
Onun için bayılasım geliyor bunca sahtelikten riyadan
Sanıyor musun ki bunların hepsi farklı, kısa bir rüyadan?
Ne rüyadan ne de riyadan maksadım hasıl oldu
Geçtim artık ikisinden de
Geriye ne mi kaldı?
Şimdilik bir hiç...
10 Aralık 2019 Salı
Aradın Ve Anladın
"...Aradıkça dirisin
Aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
Aradın ve anladın
Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
Haber almakla yol tüketilmiyor
Senin kendin
Haber olsa gerektir..."
Aramak bir yolculuğa çıkmak eyleminin belirsizliğinden ötürü olsa gerektir ki barındırdığı heyecana mukabil bir kaygıyı da bünyesinde muhafaza ediyor. Sadece menfi değil bu kaygı. Aynı zamanda merhum Ömer Lütfi Mete'nin ifadesiyle "insanın içini mahşer dışını tenha" kılacak surette şaşırtıcı lakin müspet bir eylem. Pek tabi bir yanardağın ne zaman patlayıvereceği belirsizliğiyle yahut bir depremin ne zaman olacağı saptanamazlığıyla deveran eden bir rulet. Kimi zaman varış hayaliyle Şeyh Galib'in ifadesiyle "...gehî zîr-i serde desti geh ayâğı koltuğunda düşe kalka..." ilerlenen bir yol, kimi zaman da Fuzûlî'nin ifadesiyle "Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?" diye serzenişte bulunulan bir kürsü oldu aramak. Oysa ki aramanın ve de yolda çekilen cefânın verdiği meşakkate daha başında razıydı yola çıkan. Yahut bu denli meşakkatin varlığından bihaberdi fakat tanıyınca bu meşakkati ondan lezzet aldı ve aslen kabullense de onu, isyanın da tadılası bir lezzet olduğunu farketti. Tabi ki bu yola çıkışın ve devam edebilme cür'etinin bir faydası vardı eğer fayda olarak nitelenebilirse: mecalsiz kalan kibir. Öyle ki kibrin yok edilmesinin anlamlılığı değil de kibrin var olma serüveninin anlamsızlığı daha şık göründü, mesela bir yonca üstündeki bir uğur böceği yahut bir dere üstünde bir çırpı gibi. Anlamak gereklilik arz eder miydi sahiden? Mesele anlamaktan öte kabul ya da ret arasında gelgitleri sona erdirmekten mi ibaretti? Arayış sahicilik vaktine erişmeyi diliyorsa iki dere arasında kalmak vazgeçmeye sebep olamazdı çünkü köprü yerine getirilebilir bir çözüm olarak orada uykudaydı. Sadece uyandırmak görevi yüklenebilirdi ona.
![]() |
| The Fountain (2006) |
Ölümün önlenemezliği karşısında sınırlı bir süre zarfında aramaktan başka ne olabilirdi Sartre'ın varlığa karşı oluşan bulantısını ve de dizginlenemez nefreti kementleyecek? Oysa boşa geçen onca arayış süreci neticesinde hak edilen geldiğimiz gibi tekmeleyerek ve de bağırarak gitmek miydi? Bunun bir neticesi olmayacak denildi mi hiç ya da buna dair en ufak bir şüphe oluştu mu zihnimizde? Velev ki denilmişti bunun sonu yok diye, soruyorum "haber almakla yol tüketilebilir miydi?" Muhbir Arapça bir kelime ve manası da haberi ulaştıran demek. Bu kelime dahi yetiyor aslında haber almakla yolun tüketilemeyeceği gerçeğini ispata. Belki muhbir yolu tüketen olabilirdi, tabi ki her zaman böyle değildir ama en nihayetinde haberin ulaşma süreci bir yol tüketme seçeneği sunuyor en azından muhbir için. Muhbir tüketti de yolu pekala haber alan yolu tüketebildi mi? Bilemiyorum belki yolu tüketemese de kendi tükenmiş olabilir. Değil mi ki öyle haberler vardır. Dağlar, dereler, tepeler aşar; yolu tüketir ama en nihayetinde haberi alacak olana ulaşınca onu da tüketiverir.
Ve en sonunda anlaşıldı ki yolu tüketmenin asıl imkanı haber olmakta gizli. Her ne olsa da muhbir yolu katetmese de, haber alan haberin ulaşmasına değin yolu tüketmese yahut haber onu tüketmese de haberin kendisi olmak yolu tüketmeye imkan sağlıyor. Öyleyse "senin kendin haber olsa gerektir".
Sâfî Gerçeklik
Bir masal değil hayat
Ya da kısa bir roman
Bir film hiç değil aslında
Kabul ediyorum artık hayat
Tamamıyle bir gerçek
Yalnız içinde bazı sınırlı şeyler
Ona ait olabilir sadece
Belki böylesi daha uygun imana
Fakat halel gelmiyor tümlüğüne
Mesela sen içindesin onun
Sen, bir tek sen dahi olsan
Halel gelmiyor onun gerçekliğine
Çünkü sen pembe hatta kırmızı bulut olsan da
Çünkü sen hiç bilinmeyen, hayali dahi mümkün olmayan
Bir renk olsan da sen
Geçerli ve de gerçek kılıyorsun onu
Mesela sen hiç duyulmamış bir nota olsan da enstrümanlar seni duyurmaya imkan tanımasalar da
Sen kılıyorsun onu ve her neyi dahil ettiysen
Sana dair olan her ne varsa
Sâfî gerçeklik...
Bön bön bakıveriyorum sana
Ayna mısın?
Olmasan ya da öyleysen
Ne fark eder ki?
Bön bön bakıveriyorum sana
Sâfî gerçeklik...
Manzumelere mevzuata
Kelâma evrâka sığmayan sen
Nasıl da sığıverdin şiire?
Halbuki sığdıramazken seni kalbime...
Nasıl da tek olabiliyorsun?
Mündemiçken bünyende tüm gerçek olan güzellikler
Böylesi tabi ki daha iyi
Uygun diyemiyorum katiyen
Zirâ refere edilecek başka bir ayrı gerçek yok ki!
Tahterevallinin bir ucunda
Sen varken olanca varlığınla
Var mıdır ki kılası dengede
Seni, sana, sensiz, karşında
Var mıdır bu dilemmanın
Onları ya da beni aydınlatacak
Sadece özce bir açıklaması?
Ben sana dair olunca, her neyse
İstemiyorum ne bir açıklama ne de bir sebep
Zirâ ön kabullüyüm sana
Ön yargı bile denemez buna
Çünkü yargıcı nasıl olabilirim
Senle alakalı bir değerlendirmenin?
Nasıl savunabilirim ya da
Aleyhine herhangi bir iddiada nasıl bulunabilirim?
Konu da sensin, yetki de sen
Yargıç da sensin, yargılanacak varsa eğer o da sen
Ama ben değilim bir yargıda bulunacak olan
Ama ben değilim ön yargı sahibi olan
Sadece sana ve sana dair olan her ne var ise
Ona ve onlara karşı ön kabullüyüm
Zirâ yalın ve de sâfî gerçek
Evet, o sensin...
Ya da kısa bir roman
Bir film hiç değil aslında
Kabul ediyorum artık hayat
Tamamıyle bir gerçek
Yalnız içinde bazı sınırlı şeyler
Ona ait olabilir sadece
Belki böylesi daha uygun imana
Fakat halel gelmiyor tümlüğüne
Mesela sen içindesin onun
Sen, bir tek sen dahi olsan
Halel gelmiyor onun gerçekliğine
Çünkü sen pembe hatta kırmızı bulut olsan da
Çünkü sen hiç bilinmeyen, hayali dahi mümkün olmayan
Bir renk olsan da sen
Geçerli ve de gerçek kılıyorsun onu
Mesela sen hiç duyulmamış bir nota olsan da enstrümanlar seni duyurmaya imkan tanımasalar da
Sen kılıyorsun onu ve her neyi dahil ettiysen
Sana dair olan her ne varsa
Sâfî gerçeklik...
Bön bön bakıveriyorum sana
Ayna mısın?
Olmasan ya da öyleysen
Ne fark eder ki?
Bön bön bakıveriyorum sana
Sâfî gerçeklik...
Manzumelere mevzuata
Kelâma evrâka sığmayan sen
Nasıl da sığıverdin şiire?
Halbuki sığdıramazken seni kalbime...
Nasıl da tek olabiliyorsun?
Mündemiçken bünyende tüm gerçek olan güzellikler
Böylesi tabi ki daha iyi
Uygun diyemiyorum katiyen
Zirâ refere edilecek başka bir ayrı gerçek yok ki!
Tahterevallinin bir ucunda
Sen varken olanca varlığınla
Var mıdır ki kılası dengede
Seni, sana, sensiz, karşında
Var mıdır bu dilemmanın
Onları ya da beni aydınlatacak
Sadece özce bir açıklaması?
Ben sana dair olunca, her neyse
İstemiyorum ne bir açıklama ne de bir sebep
Zirâ ön kabullüyüm sana
Ön yargı bile denemez buna
Çünkü yargıcı nasıl olabilirim
Senle alakalı bir değerlendirmenin?
Nasıl savunabilirim ya da
Aleyhine herhangi bir iddiada nasıl bulunabilirim?
Konu da sensin, yetki de sen
Yargıç da sensin, yargılanacak varsa eğer o da sen
Ama ben değilim bir yargıda bulunacak olan
Ama ben değilim ön yargı sahibi olan
Sadece sana ve sana dair olan her ne var ise
Ona ve onlara karşı ön kabullüyüm
Zirâ yalın ve de sâfî gerçek
Evet, o sensin...
30 Ekim 2019 Çarşamba
Varlığın Çokluğu Yahut İhtiyacın Azlığı
Yüzyıllardan beri ve dahi insanoğlunun yeryüzündeki tarihi itibariyle tartışılagelen bir konudur bu: "İnsan; ihtiyaçlarını karşılamaya dönük varlığının çok olmasıyla mı yoksa varlığının karşılaması gereken ihtiyaçlarının azlığıyla mı yaşamını idame ettirebilir, huzuru yakalayabilir?"
Bu konuda birçok düşünür, filozof, derviş kendince fikirler serdetmiş; bu çerçevede ifadeler sarfetmiş. Misal Platon'a atfedilen ifade şöyle: "Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır." Nitekim bu ifade dahi aslında iktisadî bir arkaplana sahiptir. Zira iktisat ilmi "kıt kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların karşılanması" ilkesine dayalı ise varlığı yani aktifi ziyadeleştirmek ile ihtiyaçları yani pasifi azaltmak aslında aynı kuvvenin farklı şekilde eyleme geçirilmesinden ibarettir. Öyle ise Platon'un burada sunduğu çözüm belki bir noktaya kadar tatmin edebilir fakat mutlak çözümü sunamaz. Peki bu şekilde değilse meseleye nasıl yaklaşılmalıdır? İhtiyaçları minimize edip adeta bir zühd haline girişmek meselenin çözümünü sunmuyorsa yapılması gereken nedir? Bu noktada Yunus Emre'nin "Ne varlığa sevinirim/ Ne yokluğa yerinirim." kelamına başvurmak büyük önem arz etmektedir. Çünkü Yunus Emre, Platon'un son kertede dahi olsa düşmüş olduğu muhasebe çıkmazına düşmemiştir bu ifadesiyle. Elbette dediğimiz gibi ihtiyaçların minimize edilmesi bir noktaya kadar çözüm sağlayabilir fakat sorunun en sağlıklı çözümü ihtiyaç duymayı sınırlamak değil sahip olmakla olmamak arasında bir fark görmemektir. Yunus Emre'nin mezkur kelamı olmak ile olmamak arasında bir mukayesenin isabetsiz olduğunu gözler önüne sermektedir. İsabetli olan böyle bir mukayese ya da muhasebeye girmeksizin ihtiyaç ile ihtiyacın giderilmesinin kaynağı olan varlığın tek nazarda idrak edilmesidir.
Kastedilen asgari yaşam şartlarının yok sayılması değildir. İnsanoğlu yalnız ruhani bir mahiyeti haiz değildir. Aynı zamanda fiziki ve biyolojik bir form sahibi olması dolayısıyla asgari ihtiyaçlar gözardı edilmeksizin yaşamın idamesi, maişetin temini en uygun şekilde sağlanmalıdır.
Maslow'un "İhtiyaçlar Hiyerarşisi"ne bakıldığında piramidin tabanından tavanına doğru sıralamanın şöyle olduğu görülür: "1-Fiziksel ihtiyaçlar ki bunları yiyecek, giyecek, su, barınma, dinlenme vs. olarak örneklendirebiliriz. 2-Güvenlik ihtiyacı. 3-Ait olma ve sevgi ihtiyacı. 4-Değer ihtiyacı ki mesela başarma duygusu, başkalarına saygı duyma ve başkalarından saygı görme, belli bir prestij sahibi olma bu çerçevede değerlendirilebilir. 5-Kendini gerçekleştirme ki bu da ahlak, problem çözme, önyargılı olmamak, hakikati kabul etme vs." Maslow burada kendine göre ihtiyaçları belirlemiş ve belirli bir hiyerarşiye sokmuştur. Hatırlanacak olursa "toplum sözleşmecileri"nde de bilhassa Thomas Hobbes'ta da beslenme ve güvenlik ihtiyacı işaret edilmekteydi. Öyleyse insan evvela yaşamalıdır. Yaşamın olmaması ihtimali zaten konunun kapanması sonucuna götürür. İnsan evvela şuuruyla, canıyla, kanıyla, ruhuyla insan olmalı ve sonrasında ihtiyaçlarının gereğini yerine getirmelidir. Bu noktaya değin Platon'un çözümü işe yaramaktadır. Lakin 3, 4 ve 5. kademelerde yetersizlik sorunu hatta çözümün işe yaramazlığı baş göstermektedir. Öyle ki 3. basamak "ait olma ve sevgi" ihtiyacından müteşekkil ise ihtiyacın minimize ya da yok edilmesi problemi çözüme kavuşturmamaktadır. Ait olma belki irade dahilinde sayılsa bile gerek sevmek gerekse sevilmek iradi değildir, hissîdir, "temâyülât-ı kalbiyye"dendir. Öyleyse burada artık varlığa sevinmek de yokluğa yerinmek de bir mana ifade etmemektedir. 4. ve 5. basamaklar, hele ki 5. basamağın nihayeti olarak kabul edebileceğimiz hakikatin kabulü, ihtiyacın minimize edilmesi ya da ihtiyacı karşılamaya yönelik varlığın maksimize edilmesiyle uzaktan yakından alakalı değildir. Hakikati kabul edersiniz yahut kabul etmezsiniz. Böylece bu keşif ve kabul ediş kendinizi gerçekleştirmenizi sağlar.
Burada bir menkıbeyi paylaşmayı gerçek olup olmamasına bakılmaksızın en azından kıssadan hisse sahibi olmak açısından kıymetli buluyorum: Vaktiyle bir salik üstadını ziyaret için yollara düşüyor. Bir süre sonra bir nehrin kenarında bir kulübe görüyor ve hem mola vermek hem de kulübede biri varsa selamlaşmak maksadıyla kulübeye varıyor. Kulübede bir adam ki abdest almak için bir güğümü, uyuklamak için bir döşeği var. Kulübede yatar kalkar, günlük üç balık tutar ve bunların birini kendi yer, birini gelen geçen yolcu varsa ona ikram eder, nihayet sonuncuyu da çevrede hayvanat filan varsa onlara verir. Salik, adamla sohbet eder ve aynı üstadın talebesi olduklarını öğrenir. Sonunda adamın selamını üstadına iletmek ve mukabilinde üstadının adama bir emri varsa ona bildirmek üzre vedalaşır. Sonra salik, üstadına varır ama o gıpta ettiği zahidane yaşam süren kulübedeki adamın tam aksine büyük hürmet gösterdiği üstadı bir eli yağda bir eli balda denecek surette varlığın içerisindedir. Bu durum saliki derin bir hüzün ve tabiki inkıta-yı muhabbete uğratır. En nihayetinde salik ayrılırken kulübedeki adama üstadının bir sözü olup olmadığını sorar. Üstadı der ki: 'Ona söyle güğümü nehre atsın, abdestini de nehirden tazelesin.' Salik şaşırır, anlamaz ama adama da iletme sorumluluğuyla yolu üzerindeki kulübeye varır. Adama durumu anlatır ve bir yandan da karşılaştığı lükse olan taaccüb ve antipatisini ifade eder. Kulübedeki adam ise kendince durumu izah eder: 'Bak kardeşim zahire aldanma. Sen orada nice varlık gördün, bal gördün, yağ gördün ama onların hiçbiri o zatın kalbine girmiş değildir. Öte taraftan burada bir güğüm bir de döşek gördün ama şu güğüm bile başlı başına benim gönlümü işgal etmiş idi. Ne vakit iki rekat namaza dursam aklım güğüme giderdi. Ha çalındı, ha çalınacak diye. 'Aman çalınırsa ben ne yaparım, ikide bir nehre mi ineceğim abdest için? ' şeklinde zihnim meşgul olurdu. Üstad bu sebeple senin bana bu telkini iletmeni istemiş.
Son olarak bu değerlendirme sürecinin bir riski olduğunu belirtmekte fayda var. Değerlendirmemiz ne bir züğürt tesellisine dönüp "işçisin sen işçi kal" formatına bürünmelidir ne de bir zenginlik şehvetini aklama aracına dönüşüp doymazlığın utanılmaz aracı olmalıdır. Çözüm basittir:
![]() |
Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
|
2 Ekim 2019 Çarşamba
Karabekir Paşa'ya Hürmet ve Muhabbetle
Karabekir Paşa'ya Hürmet ve Muhabbetle
Vatan senin millet senin
ardındadır Karabekir
Şehîd olan gazî kalan emrindedir
Karabekir
***
Durmak nedir bilmez idin
devletine hizmet için
Hürmet bilen evlâtların
yâdındadır Karabekir
***
Ebu’l-yetîm oldun paşam yettin
garîb gurebâya
Binler değil milyonların
gönlündedir Karabekir
***
Tavsîfine yetmez kelâm bizden
sana olsun selâm
Şahsiyyetin kıstasların
fevkindedir Karabekir
***
Şarktan güneş doğmaktadır
hânelere girmektedir
Huffâş olan bedbahtların
peşindedir Karabekir
***
Bir dem gelip bir dem geçer nâmın
kalır çağlar aşar
Senin gibi kahramanlar
dillerdedir Karabekir
***
Tâhâ anıp ismin müdâm minnet
duyup rahmet diler
Şehîdlerin sıddıkların indindedir
Karabekir.
Taha Yüksel 02.10.2019
25 Eylül 2019 Çarşamba
Harputlu Abdülhamid Hazmî Efendi ve Bazı Beyitleri
Harputlu Abdülhamid Hazmî Efendi ve Bazı Beyitleri
Abdülhamid Hazmî Efendi 1856 (H.1272) yılında bugünkü Elazığ’ın eski yerleşim yeri olan Harput’ta doğmuştur. Babası tüccardan Hacı Mehmed Ağa, annesi Hocazâdelerden Müderris Hilmi Efendinin kızı Rabia Hanım’dır. Tahsiline mahalle mektebinde başlayan şair, daha sonra Harput medreselerinde dönemin önde gelen müderrislerinden öğrenim görmüştür. Bu müderrislerden bazıları Büyük Kâmil Hoca, Beyzâde Hacı Ali, Dellâlzâde Mehmed ve Abdülhamid Hamdî Efendilerdir ki İbnü’l-Emin Mahmud Kemâl “Son Sadrazamlar” adlı eserinde Abdülhamid Hamdî Efendi’den sitâyişle bahseder. Medrese öğrenimini 7-8 yıl kadar devam ettiren Hazmî Efendi kimi zâruretler sebebiyle memuriyet hayatına intisâb eder. Hazmî Efendi, sırasıyla Ma’mûretü’l-Azîz, Ergani ve Keban adliyeleriyle nafaa dairesinde kâtiplik ve başkâtiplik; iki kez Harput belediye reisliği; Askeri Rüşdîye, Harput Dârü’l-Hilâfe Medresesi ile İmam-Hatib Mektebinde Türkçe, Farsça, imlâ, edebiyat, ma’lumât-ı hukukiye ve medeniye dersleri vermiştir. Manevi yönü itibariyle değerlendirecek olursak Hazmî Efendi, mürşidi Osman Bedreddin Erzurumî'ye intisâb etmiş ve ondan aldığı feyizle birçok beyit inşa etmiştir. 1928 yılında vefatına müteakiben Müftü Kemaleddin Efendi şöylece tarih düşürmüştür:
Târîh-i tâmın söyledi Müftü Kemâleddin
“Azmeyleyüp gitti bu yıl Hazmî Efendi cennete”
Bir anekdotu da kısaca anlatıp şairimizin divanından seçtiğimiz birkaç beyiti inceleyelim. Hazmî Efendi, Elaziz Ticaret Mahkemesi’nde kâtip olarak çalıştığı sıralarda daha sonra sadrazam olan Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa da Diyarbekir’de adliye müfettişi olarak görev yapmaktadır. Dairede Hazmi Efendiye denk gelir ve şifâhen dikte edeceği bir metni kalem alıp alamayacağı üzerine sual eder ve müspet cevap alır. Hazmi Efendi metni yazıp getirir ve Avlonyalı’nın hayretine sebebiyet verir. Binaenaleyh başkasının yazdığını düşünen Avlonyalı, tekrar bir metin yazdırınca fasih belâgati ve düzgün imlâsı dolayısıyla Hazmi Efendi'yi takdir eder ve kendisine kahve, sigara ikramında bulunur. Hazmi Efendi, daha sonraki görevlere getirilmesinde hep bu hadisenin payının olduğuna inanmıştır.
Şimdi bazı beyitlerine bakalım:
Zevk-ı dîl zannetme kim mansıbla cem'-i mâldır
Terk-i mâl u mansıb et kim andadır zevk u neşât
( Gönül zevki zannetme ki makam mevki ve mal toplamaktır. Maddiyat namına olan makam, menfaat, mal ne varsa bunları terk edince onda göreceksin zevk ve sevinci.)
*****
Kuru bir âdet-i zühd ü ibadetten ne hâsıldır
Gönülde olmadıkça bir ilâhî arzû peydâ
( Kuruyu kuruya zühd ve ibadeti, tekrar eden yat kalk haline getirmekle ne ortaya çıkabilir ki? Önem arzeden, gönülde îlâhî bir arzunun olmasıdır.)
*****
İ’timâd eyleyemem zevk ü sebât-ı ömre
Çünkü ma’dûdedir enfâs-ı tecellâ-yı hayât
(Ömrün sebât, esenlik ve zevkine güvenemem çünkü hayat belirli sayıda nefesten ibarettir. )
*****
Her kimseye yârim deme ki yâr değildir
Yâr olsa dahi yâr-i vefâdâr değildir
Yâr öyle vefâkâra deriz ki bu cihânda
Âsâr-ı cefâ anda nümû-dâr değildir
( Herkese yârim deme yâr olmaz, hem belki yâr olsa dahi vefâlı değildir. Bu cihânda öyle vefâ sahibine yâr deriz ki onda cefanın eseri bir örnek bulunmaz.)
*****
Mâil-i manzarâ-yı lâle vü sünbül değiliz
Severiz bir gülü her bir güle bülbül değiliz
(Lâle ve sünbül manzarasına meyledip ona hayran kalmadık. Biz bir gülü severiz öyle hercai fıtrat olup her bir güle meyletmeyiz, bülbül olup ötmeyiz. Dikkat buyrunuz evvela lale ve sünbül gibi cazib çiçekleri kenara atıyor, sonra güller arasından bir güle bülbül oluyor. )
*****
Nedir ey nefs-i le’îm sende bu ifrât-ı gurûr
Bu muvakkat dem-i ikbâle değer mi bu sürûr
(Ey kınanası, kötü nefsim nedir sendeki bu abartılı ve haddini aşmış gurur? Şu an halihazırda bir başarıya, yüksek maaşa, büyük makama vs. sahib oldun eyvallah! Ama şu vakit elbette sınırlı bir süreyle tayin edilmiştir. Öyleyse neden bu sevinç ve keyif? )
*****
Sebeb-i hayr-ı umurdur halefe
İttibâ’ eylemek eser-i selefe
( Hakikaten hüsn-i hatla yazılıp duvarlara iliştirilecek derecede zarif ve önemli bir müfred. Kısaca söylemek gerekirse manası şudur ki günlük, popüler ve ne idiğü belirsiz kişi, görüş ve mürekkepten ibaret kitap müsveddelerinden uzak durup, çağları aşan klasik eserlere ve ululara bir liman misali sığınmak bizim hayrımıza olacaktır. )
Son olarak Harputlu Abdülhamid Hazmî Efendi’nin “olsun olmasın” redifli gazelinden tanzir ettiğimiz 5 beyitlik gazelimizi arz ediyoruz:
Abdülhamid Hazmî Efendi 1856 (H.1272) yılında bugünkü Elazığ’ın eski yerleşim yeri olan Harput’ta doğmuştur. Babası tüccardan Hacı Mehmed Ağa, annesi Hocazâdelerden Müderris Hilmi Efendinin kızı Rabia Hanım’dır. Tahsiline mahalle mektebinde başlayan şair, daha sonra Harput medreselerinde dönemin önde gelen müderrislerinden öğrenim görmüştür. Bu müderrislerden bazıları Büyük Kâmil Hoca, Beyzâde Hacı Ali, Dellâlzâde Mehmed ve Abdülhamid Hamdî Efendilerdir ki İbnü’l-Emin Mahmud Kemâl “Son Sadrazamlar” adlı eserinde Abdülhamid Hamdî Efendi’den sitâyişle bahseder. Medrese öğrenimini 7-8 yıl kadar devam ettiren Hazmî Efendi kimi zâruretler sebebiyle memuriyet hayatına intisâb eder. Hazmî Efendi, sırasıyla Ma’mûretü’l-Azîz, Ergani ve Keban adliyeleriyle nafaa dairesinde kâtiplik ve başkâtiplik; iki kez Harput belediye reisliği; Askeri Rüşdîye, Harput Dârü’l-Hilâfe Medresesi ile İmam-Hatib Mektebinde Türkçe, Farsça, imlâ, edebiyat, ma’lumât-ı hukukiye ve medeniye dersleri vermiştir. Manevi yönü itibariyle değerlendirecek olursak Hazmî Efendi, mürşidi Osman Bedreddin Erzurumî'ye intisâb etmiş ve ondan aldığı feyizle birçok beyit inşa etmiştir. 1928 yılında vefatına müteakiben Müftü Kemaleddin Efendi şöylece tarih düşürmüştür:
Târîh-i tâmın söyledi Müftü Kemâleddin
“Azmeyleyüp gitti bu yıl Hazmî Efendi cennete”
![]() |
| Abdülhamid Hazmî Efendi |
Bir anekdotu da kısaca anlatıp şairimizin divanından seçtiğimiz birkaç beyiti inceleyelim. Hazmî Efendi, Elaziz Ticaret Mahkemesi’nde kâtip olarak çalıştığı sıralarda daha sonra sadrazam olan Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa da Diyarbekir’de adliye müfettişi olarak görev yapmaktadır. Dairede Hazmi Efendiye denk gelir ve şifâhen dikte edeceği bir metni kalem alıp alamayacağı üzerine sual eder ve müspet cevap alır. Hazmi Efendi metni yazıp getirir ve Avlonyalı’nın hayretine sebebiyet verir. Binaenaleyh başkasının yazdığını düşünen Avlonyalı, tekrar bir metin yazdırınca fasih belâgati ve düzgün imlâsı dolayısıyla Hazmi Efendi'yi takdir eder ve kendisine kahve, sigara ikramında bulunur. Hazmi Efendi, daha sonraki görevlere getirilmesinde hep bu hadisenin payının olduğuna inanmıştır.
Şimdi bazı beyitlerine bakalım:
Zevk-ı dîl zannetme kim mansıbla cem'-i mâldır
Terk-i mâl u mansıb et kim andadır zevk u neşât
( Gönül zevki zannetme ki makam mevki ve mal toplamaktır. Maddiyat namına olan makam, menfaat, mal ne varsa bunları terk edince onda göreceksin zevk ve sevinci.)
*****
Kuru bir âdet-i zühd ü ibadetten ne hâsıldır
Gönülde olmadıkça bir ilâhî arzû peydâ
( Kuruyu kuruya zühd ve ibadeti, tekrar eden yat kalk haline getirmekle ne ortaya çıkabilir ki? Önem arzeden, gönülde îlâhî bir arzunun olmasıdır.)
*****
İ’timâd eyleyemem zevk ü sebât-ı ömre
Çünkü ma’dûdedir enfâs-ı tecellâ-yı hayât
(Ömrün sebât, esenlik ve zevkine güvenemem çünkü hayat belirli sayıda nefesten ibarettir. )
*****
Her kimseye yârim deme ki yâr değildir
Yâr olsa dahi yâr-i vefâdâr değildir
Yâr öyle vefâkâra deriz ki bu cihânda
Âsâr-ı cefâ anda nümû-dâr değildir
( Herkese yârim deme yâr olmaz, hem belki yâr olsa dahi vefâlı değildir. Bu cihânda öyle vefâ sahibine yâr deriz ki onda cefanın eseri bir örnek bulunmaz.)
*****
Mâil-i manzarâ-yı lâle vü sünbül değiliz
Severiz bir gülü her bir güle bülbül değiliz
(Lâle ve sünbül manzarasına meyledip ona hayran kalmadık. Biz bir gülü severiz öyle hercai fıtrat olup her bir güle meyletmeyiz, bülbül olup ötmeyiz. Dikkat buyrunuz evvela lale ve sünbül gibi cazib çiçekleri kenara atıyor, sonra güller arasından bir güle bülbül oluyor. )
*****
Nedir ey nefs-i le’îm sende bu ifrât-ı gurûr
Bu muvakkat dem-i ikbâle değer mi bu sürûr
(Ey kınanası, kötü nefsim nedir sendeki bu abartılı ve haddini aşmış gurur? Şu an halihazırda bir başarıya, yüksek maaşa, büyük makama vs. sahib oldun eyvallah! Ama şu vakit elbette sınırlı bir süreyle tayin edilmiştir. Öyleyse neden bu sevinç ve keyif? )
*****
Sebeb-i hayr-ı umurdur halefe
İttibâ’ eylemek eser-i selefe
( Hakikaten hüsn-i hatla yazılıp duvarlara iliştirilecek derecede zarif ve önemli bir müfred. Kısaca söylemek gerekirse manası şudur ki günlük, popüler ve ne idiğü belirsiz kişi, görüş ve mürekkepten ibaret kitap müsveddelerinden uzak durup, çağları aşan klasik eserlere ve ululara bir liman misali sığınmak bizim hayrımıza olacaktır. )
Son olarak Harputlu Abdülhamid Hazmî Efendi’nin “olsun olmasın” redifli gazelinden tanzir ettiğimiz 5 beyitlik gazelimizi arz ediyoruz:
![]() |
| Hazmî Efendi'nin "olsun olmasın" redifli gazeli |
Azm edermiş reh-i ışkda vâsıl olsun olmasın
Merd-i bîkayd fi'liyâtda fâil olsun olmasın
*****
Olma me'yûs çekme âlâm sabr u niyâz eyle dur
Dürlü zahmet iftikalin zâil olsun olmasın
*****
Mâh cemâlin gördüğünden meyledersin dilbere
Fark eder mi ümmi yâhut câhil olsun olmasın
*****
Şükredersin ihtimâl-i seyr-i dîdârdır sebep
Dîdegânın manzarâya nâil olsun olmasın
*****
Kıl tevekkül bâb-ı lûtfa eyle ta'zîm dâimâ
Defter-i uşşâka Tâhâ dâhil olsun olmasın
26 Ağustos 2019 Pazartesi
İNCELEME - TRT KURTULUŞ DİZİSİ
Bugün 26 Ağustos 2019. İlk blogspot yazımın bugüne rast gelmiş olması elbette ki alelade bir tesadüften ibaret değil. Bir süredir yazmayı arzuladığım Kurtuluş dizisi inceleme yazısını bu tarih için planlıyordum ve an itibariyle klavyenin başındayım. Umarım kayda değer bir metin hasıl olur.
26 ağustos gününün bizim için önemi nedir? 1071 yılında Sultan Alparslan ve ordusunun Malazgirt Ovası'ndaki büyük zaferi ile Türkler Anadolu'nun yeni ve ebedi sahibi olma yolunda en önemli adımını atmış ve 851 yıl sonra 1922'de Mustafa Kemal ile beraberindeki silah arkadaşlarınca Türk'ün Anadolu'dan sökülüp atılamayacağı gerçeği gür bir sesle ifade edilmiştir. Bu iki olay gerek tarihî eserlerde gerek edebiyat metinlerinde gerek televizyon ve sinemada yer bulmuştur. Elbette ki pek önemli araçlar olan televizyon ve sinemada bu konunun film ya da dizi olarak işlenmesi kemale ulaşmamıştır ki bugün hâlâ 25 yıl evvelki TRT yapımı Kurtuluş dizisinde soluğu alıyoruz. Bu kapsamda aşağıda Kurtuluş dizisini dilim döndüğünce kendi penceremden değerlendirmeye gayret edeceğim.
Öncelikle Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler'in ön sözündeki ifadelerine kulak verelim: "Gençlerimize uzun zamandır Milli Mücadele'yi gerektiği gibi anlatmıyoruz. Bu yüzden şimdiki birçok orta yaşlılar da Milli Mücadele'yi iyi bilmiyor. Bilmemek oranı gittikçe artıyor. O görkemli olayı eski, soluk fotoğraflara benzettik. Oysa cumhuriyetimiz o mücadelenin ürünü ve kaçınılmaz sonucudur. Yeni devletin kuruluş felsefesini o mücadele belirlemiştir. Anadolu aydınlanması, birliği ve yurttaşlık bilinci o büyük mücadeleyle başlamıştır. O dönem bilinmeden bugünü okuyamayız, yarını göremeyiz. Milli Mücadele'nin bir yazarın hayal zenginliğine ihtiyacı yok. Şaşırtıcı bir yakın zaman destanı. Gerçek olaylar, hayali çok aşıyor."
Nitekim Özakman'ın bu konudaki çalışmaları şöyle bir seyre evriliyor: "Bu çalışmamı bilen Televizyon Daire Başkanı Serpil Akıllıoğlu, Kurtuluş Savaşını TRT'ye dizi olarak yazmamı istemişti(1992)... Bu dönemin halkımıza doğru yansıtılmasının yararlı olacağını düşündüm, 'peki' dedim. Bir yıl süre istedim. Uygun görüldü. Yirmi bölüm halinde yazdım, verdim. TRT Yönetim Kurulu bütçe sorunlarını ileri sürerek, önce 90 dakikalık bir film olarak çekilmesini istedi, sonra üç bölüme çıktılar. Sonunda Genel Müdür Kerim A. Erdem, Yönetim Kurulu Üyesi Gültekin Samancı ve yönetmen Ziya Öztan'ın çabalarıyla altı bölüm olmasına rıza gösterdiler. Yazılan senaryonun üçte birinden yararlanılabilmiş, birçok ayrıntıya yer verilememiştir.... Şu Çılgın Türkler, Kurtuluş adlı dizinin romanı değildir. Kurtuluş'tan daha kıdemli ve geniş bir çalışmadır. Şu denilebilir: Kurtuluş, Şu Çılgın Türkler'den oldukça yararlanılarak yazılmış bir dizidir."
Ayrıca ön sözden bir ufak detay da şu: "Havayı yansıtmak, ayrıntıları belirtmek ve konuyu yürütmek için Nesrin, Yzb. Faruk, Dr. Hasan, Gazi Çavuş, saatçi Ali Efendi, Panayot gibi birkaç hayali kişiye yer verdim." Yzb. Faruk ve Harbiye Nazırı Ziya Paşa arasındaki diyalog:
Sahne geçişleri çok çeşitli. 280 farklı mekanda 650 sahne çekilmiş. Kâh Ankara'da meclis yatakhanesinde korku ve ümit arasında gelecek müspet haberleri bekliyor, kâh Anadolu'da türlü sefalete rağmen "kağnının kamyonu mağlub edeceği" ümidiyle elinizde avucunuzda neyiniz varsa feda ediyor, kâh Lloyd George ve Winston Churcill'in masasında türlü entrikaya şahit oluyor, kâh İstanbul'un işgali ve Saray'ın içinde bulunduğu yeise karşı kaşlarınızı çatıyorsunuz. Burada üç cephe söz konusu: evvelen Türk'ü Anadolu'dan sökmeye azmetmiş beyhude gayretteki düşman cephesi; saniyen bu cepheye karşı mücadele edip canını feda etmeye hazır Türk Milleti; salisen her devirde mevcut olan, mevzubahis gayret ve fedakarlıkları küçümseyip bu gayretlerin akim kalması için gizliden gizliye perde ardında çalışma yapan içimizdeki güruh. Yani durağan ve sıkıcı bir seyir söz konusu değil. Her an yeni bir gelişme ile karşı karşıyasınız ve çok çeşitli mekanlarda birçok koldan mücadele var. Hissiyat ve halet-i ruhiye çok güzel yansıtılmış.Replikler tarihi metinlerden alınmış ve bu kaynaklara riayet edilmiş. İlk bölümden itibaren yıllarca savaşlardan yorgun düşen ahali ve komuta kademesinin dizi ilerledikçe ümitsizlik ve bıkkınlığının yerini ümit ve azmin nasıl aldığını hakkalyakin olması dahi en azından aynelyakin surette hissediyorsunuz.
Bu hissiyatın oluşumunda görüntü kadar müziklerin de çok büyük ehemmiyet arz ettiğini belirtmekte fayda var. Bu noktada Muammer Sun, üzerine düşeni ziyadesiyle yerine getirmiş. Filmin müzikleri Senfonik İzmir Marşı, Bozkırın Sesi, Hüzün, Yunan Ağıtı, Sevda Çiçeği sizi mestediyor. Filmi izledikten sonra dahi aradan ne kadar zaman geçse de hasbelkader dinlediğinizde söz konusu eserler sizi sarsıyor.
Diziyi izlerken bazıları vefat etmiş, bazısı hala berhayat olan kiminin adını değil de sesini ya da yüzünü çok iyi bildiğiniz birçok usta oyuncuyu görmek ise geçip giden zamanın ne kadar kıymetli olduğunu ve vaktin en verimli şekilde değerlendirilmesi gerekli, geri getirilemez bir nimet olduğunu tekrar yüzünüze çarpıyor. Mesela oyuncular hasebiyle bende ortaya çıkan en büyük etki Savaş Dinçel'in Ekmek Teknesi'ndeki Nusret Baba yüzünün artık İsmet Paşa rolüyle iki adet yansımaya bölünmesi oldu. Nitekim Rutkay Aziz'in Avrupa Yakası'ndaki Bülent zihnimde arka plana düştü.
Dizinin maliyeti konusuna gelince Yiğit Köseoğlu #tarih dergisinde aşağıda bahsedeceğimiz konuya dair bir yazı yazmış ve bu yazıda maliyetin o günlerde 37.6 milyar TL'ye bugünün (2016) parasıyla ise 16.5 milyon TL'ye tekabül ettiğini ifade ediyor.
EK1: Dizi o denli bir etkiye sahip olmuş ki Milli Piyango İdaresi 30 ağustos biletinin üzerine Rutkay Aziz'in siluetini basmıştır ve bu 22 yıl sonra matematik profesörü, tarih araştırmacısı, koleksiyoner Haluk Oral tarafından fark edilir. ( http://www.hurriyet.com.tr/gundem/milli-piyango-mustafa-kemal-ve-rutkay-azizi-nasil-karistirdi-40308256 )
EK2:Kurtuluş yayınlanmadan önce dizi setinden kamera arkası çekimler yapılmış ve kısa bir belgesel olarak şu adreste bulunuyor: https://www.youtube.com/watch?v=RMnfm9awp3g
Son olarak sizleri 5.bölümün son kısmındaki 26 ağustos Büyük Taarruz başlangıç sahnesiyle baş başa bırakıyor, hürmetlerimi arz ediyorum:
Taha Yüksel - 26.08.2019
26 ağustos gününün bizim için önemi nedir? 1071 yılında Sultan Alparslan ve ordusunun Malazgirt Ovası'ndaki büyük zaferi ile Türkler Anadolu'nun yeni ve ebedi sahibi olma yolunda en önemli adımını atmış ve 851 yıl sonra 1922'de Mustafa Kemal ile beraberindeki silah arkadaşlarınca Türk'ün Anadolu'dan sökülüp atılamayacağı gerçeği gür bir sesle ifade edilmiştir. Bu iki olay gerek tarihî eserlerde gerek edebiyat metinlerinde gerek televizyon ve sinemada yer bulmuştur. Elbette ki pek önemli araçlar olan televizyon ve sinemada bu konunun film ya da dizi olarak işlenmesi kemale ulaşmamıştır ki bugün hâlâ 25 yıl evvelki TRT yapımı Kurtuluş dizisinde soluğu alıyoruz. Bu kapsamda aşağıda Kurtuluş dizisini dilim döndüğünce kendi penceremden değerlendirmeye gayret edeceğim.Öncelikle Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler'in ön sözündeki ifadelerine kulak verelim: "Gençlerimize uzun zamandır Milli Mücadele'yi gerektiği gibi anlatmıyoruz. Bu yüzden şimdiki birçok orta yaşlılar da Milli Mücadele'yi iyi bilmiyor. Bilmemek oranı gittikçe artıyor. O görkemli olayı eski, soluk fotoğraflara benzettik. Oysa cumhuriyetimiz o mücadelenin ürünü ve kaçınılmaz sonucudur. Yeni devletin kuruluş felsefesini o mücadele belirlemiştir. Anadolu aydınlanması, birliği ve yurttaşlık bilinci o büyük mücadeleyle başlamıştır. O dönem bilinmeden bugünü okuyamayız, yarını göremeyiz. Milli Mücadele'nin bir yazarın hayal zenginliğine ihtiyacı yok. Şaşırtıcı bir yakın zaman destanı. Gerçek olaylar, hayali çok aşıyor."
![]() |
| Turgut Özakman |
Ayrıca ön sözden bir ufak detay da şu: "Havayı yansıtmak, ayrıntıları belirtmek ve konuyu yürütmek için Nesrin, Yzb. Faruk, Dr. Hasan, Gazi Çavuş, saatçi Ali Efendi, Panayot gibi birkaç hayali kişiye yer verdim." Yzb. Faruk ve Harbiye Nazırı Ziya Paşa arasındaki diyalog:
Böylelikle hazırlık safhası itmam edilmekle çekim süreci başlıyor. Dizide dikkat çeken en önemli nokta geniş bir oyuncu ve figüran kadrosu. Zira 350'ye yakın tecrübeli oyuncu ve 200.000'e yakın sivil 700.000'e yakın asker figüran olmak üzere neredeyse 1.000.000 kişi yer alıyor ki burada Genelkurmay Başkanlığı'nın çok büyük yardımları olmuş. Ayrıca 5.000 civarında at kullanılmış ki bilhassa Türk süvarilerinin ani, cephe ardı vurkaçlarına hayran kalıyorsunuz.
Savaş sahnelerinde gerçeğe bir adım kala irkiliyor, yerinizde duramayacak surette heyecana gark oluyorsunuz ve hüzünle karışık bir gurur ile gözleriniz buğulanıyor. Çekimlerde gerek zaman itibariyle imkanların bu denli gelişmiş olmayışı gerek zaten maliyetin yüksek olması gerek yapımın doğallığına halel gelmemesi adına pek efekt kullanılmamış. Hücum sahnelerinde özellikle attan düşen askerleri izlerken bunu fark ediyorsunuz.Öte yandan dizide kullanılan araç gereç, silah aletleri, kağnı, kamyon, ulaşım araçları gerçektir ve döneme uygun olmasına yüksek derecede önem verilmiştir ki bu konuda müzelerden ödünç alınanlar dahi olmuştur.Ayrıca Sanayi Bakanlığı, PTT, Devlet Demiryolları, MKE ve Kızılay ile yardımlaşılmış.
Savaş sahnelerinde gerçeğe bir adım kala irkiliyor, yerinizde duramayacak surette heyecana gark oluyorsunuz ve hüzünle karışık bir gurur ile gözleriniz buğulanıyor. Çekimlerde gerek zaman itibariyle imkanların bu denli gelişmiş olmayışı gerek zaten maliyetin yüksek olması gerek yapımın doğallığına halel gelmemesi adına pek efekt kullanılmamış. Hücum sahnelerinde özellikle attan düşen askerleri izlerken bunu fark ediyorsunuz.Öte yandan dizide kullanılan araç gereç, silah aletleri, kağnı, kamyon, ulaşım araçları gerçektir ve döneme uygun olmasına yüksek derecede önem verilmiştir ki bu konuda müzelerden ödünç alınanlar dahi olmuştur.Ayrıca Sanayi Bakanlığı, PTT, Devlet Demiryolları, MKE ve Kızılay ile yardımlaşılmış.
Sahne geçişleri çok çeşitli. 280 farklı mekanda 650 sahne çekilmiş. Kâh Ankara'da meclis yatakhanesinde korku ve ümit arasında gelecek müspet haberleri bekliyor, kâh Anadolu'da türlü sefalete rağmen "kağnının kamyonu mağlub edeceği" ümidiyle elinizde avucunuzda neyiniz varsa feda ediyor, kâh Lloyd George ve Winston Churcill'in masasında türlü entrikaya şahit oluyor, kâh İstanbul'un işgali ve Saray'ın içinde bulunduğu yeise karşı kaşlarınızı çatıyorsunuz. Burada üç cephe söz konusu: evvelen Türk'ü Anadolu'dan sökmeye azmetmiş beyhude gayretteki düşman cephesi; saniyen bu cepheye karşı mücadele edip canını feda etmeye hazır Türk Milleti; salisen her devirde mevcut olan, mevzubahis gayret ve fedakarlıkları küçümseyip bu gayretlerin akim kalması için gizliden gizliye perde ardında çalışma yapan içimizdeki güruh. Yani durağan ve sıkıcı bir seyir söz konusu değil. Her an yeni bir gelişme ile karşı karşıyasınız ve çok çeşitli mekanlarda birçok koldan mücadele var. Hissiyat ve halet-i ruhiye çok güzel yansıtılmış.Replikler tarihi metinlerden alınmış ve bu kaynaklara riayet edilmiş. İlk bölümden itibaren yıllarca savaşlardan yorgun düşen ahali ve komuta kademesinin dizi ilerledikçe ümitsizlik ve bıkkınlığının yerini ümit ve azmin nasıl aldığını hakkalyakin olması dahi en azından aynelyakin surette hissediyorsunuz.
![]() |
| Prof. Dr. Muammer Sun |
Diziyi izlerken bazıları vefat etmiş, bazısı hala berhayat olan kiminin adını değil de sesini ya da yüzünü çok iyi bildiğiniz birçok usta oyuncuyu görmek ise geçip giden zamanın ne kadar kıymetli olduğunu ve vaktin en verimli şekilde değerlendirilmesi gerekli, geri getirilemez bir nimet olduğunu tekrar yüzünüze çarpıyor. Mesela oyuncular hasebiyle bende ortaya çıkan en büyük etki Savaş Dinçel'in Ekmek Teknesi'ndeki Nusret Baba yüzünün artık İsmet Paşa rolüyle iki adet yansımaya bölünmesi oldu. Nitekim Rutkay Aziz'in Avrupa Yakası'ndaki Bülent zihnimde arka plana düştü.
Dizinin maliyeti konusuna gelince Yiğit Köseoğlu #tarih dergisinde aşağıda bahsedeceğimiz konuya dair bir yazı yazmış ve bu yazıda maliyetin o günlerde 37.6 milyar TL'ye bugünün (2016) parasıyla ise 16.5 milyon TL'ye tekabül ettiğini ifade ediyor.
EK1: Dizi o denli bir etkiye sahip olmuş ki Milli Piyango İdaresi 30 ağustos biletinin üzerine Rutkay Aziz'in siluetini basmıştır ve bu 22 yıl sonra matematik profesörü, tarih araştırmacısı, koleksiyoner Haluk Oral tarafından fark edilir. ( http://www.hurriyet.com.tr/gundem/milli-piyango-mustafa-kemal-ve-rutkay-azizi-nasil-karistirdi-40308256 )EK2:Kurtuluş yayınlanmadan önce dizi setinden kamera arkası çekimler yapılmış ve kısa bir belgesel olarak şu adreste bulunuyor: https://www.youtube.com/watch?v=RMnfm9awp3g
Son olarak sizleri 5.bölümün son kısmındaki 26 ağustos Büyük Taarruz başlangıç sahnesiyle baş başa bırakıyor, hürmetlerimi arz ediyorum:
Taha Yüksel - 26.08.2019
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








